Yeni Dizi: Persons Unknown
-
12 Eyl 10
-
0 Comments
Aslında yeni bir dizi sayılmaz fakat benim için yeni.
13 bölümden oluşan ilk (ve muhtemelen tek) sezonu NBC’nin iki farklı timeslot’undan bilinç altımıza aktıktan sonra bitti. Klasik seri mantığı yerine 13 bölümden oluşan bir “Mini Seri” yapısıyla 7 Haziran’da seyirci ile buluşan Persons Unknown, 28 Ağustos’ta yayınlanan final bölümü ile ömrünü tamamlamış bulunuyor. Bu yazıdan sonra izlemek isteyecek olanlara duyrulur.
Öncelikle belirteyim; serinin Naomi Watts’ın Molly rolünü canlandırdığı 1996 yapımı Persons Unknown ile herhangi bir alakası yok. O filmi de Carrefour’un indirimli VCD sepetinden alıp izlemişimdir. Dizinin ismini ilk duyduğumda “O sikko hikaye için bir de dizi mi çektiler?” demiştim. Neyse ki zannettiğim gibi değilmiş.
Yaratıcı olarak Credits’te namı geçen Christopher McQuarrie’i TV serisi Underworld’ün (1997) yazarı olarak tanımıştım. Onun dışında yazar ve yönetmen olarak adını tarihe yazdırdığı en büyük başarısı sanıyorum sizin de tahmin edebileceğiniz üzere The Usual Suspects’tir. Filmi olması gerekenden çok daha geç izlediğim için Christopher McQuarrie ile olan ilişkisini Persons Unknown’dan sonra öğrendim. Hatta işlerimi bitirdikten sonra The Usual Suspects’i bir daha izlemeyi düşünüyorum.
Bunun dışında, McQuarrie’nin son yıllarda öne çıkan tek işi Tom Cruise’un lanetinden nasibini alan Valkyrie ve prodüksiyon aşaması halen devam etmekte olan X-Men Origins: Wolverine 2. Bakalım X-Men serisi bu defa nasıl patlayacak, görelim.
FOX Stüdyoları tarafından NBC için 42 dakikalık 13 bölüm halinde çekilen dizinin tüm çekimleri Meksika’da; 2008′in Ekim ayında başlayarak New Mexico’da gerçekleştirilmiş. Yani stock stock, piksel piksel gözümüze batan İtalya / Roma ya da Güney Afrika çekimlerinden zaten bunu anlıyorduk.
Dizi esas olarak US marketi düşünülerek çekilmiş fakat İtalyan RAI TV’nin ve Meksikalı Televisia’nın finansmana olan katkıları sebebiyle Meksika, İtalya, Hollanda ve birkaç farklı ülkede daha yayınlanmak üzere çeşitli yayımcılara satılmış. 2009′da FOX’un diziyi Amerikan kanallarından birine satmak istediğini duyurması üzerine NBC devreye girmiş ve 2 yaşındaki seri, 2010 yılında seyirci ile buluşmuş. (2.77 milyon izleyici grafiği ile NBC’nin umduğu başarıyı sağlayamayan Persons Unknown’un yayın saati muhtemelen bu sebeple değiştirilmiştir.)
Lost’tan sonra oluşan global kriz; “Gizem içeren dizilerde cevaplanmayacak soru kalacak mı?” paneli Persons Unknown için de gerçekleştirilmiş ve dizinin Exc-Prod’u Remi Aubuchon buna “Hayır” şeklinde cevap vermişti. Persons Unknown’u daha sonra izlemek üzere biriktirmemin asıl nedeni “Cevaplanmayacak soru bırakmayan gizem dizisi nasıl olur ki?” sorusuydu ve beklediğim üzere o sorunun cevabı da gelmedi. Remi Aubuchon kesinlikle yalan söylemiş; çünkü dizide cevaplanmayan ve muhtelemen cevaplanamayacak olan bir çok soru var. Bu da yalnızca benim değil herkesin dikkatini çekmiş olacak ki; “Is the ‘Persons Unknown’ Finale the Worst Series Finale Ever?” başlıklı bir çok tartışma Amerikan TV forumları ve ortamlarında döndü, dolaştı ve bitti. Şahsen “giant cliffhanger” sendromu ile başbaşa bırakılmak herkes için can sıkıcı olmuş olsa da genel görüşün aksine çok kötü bir final olduğunu düşünmüyorum.
Muhtemel gerekçe; dizinin bir mini seri olarak değil, klasik 13 bölümlük 2 sezon olarak tasarlanmış olmasıydı. Amerikan pazarına satılmadan önce tamamlanan 13 bölüm, bir çok dizinin mağdur olduğu “İptal” problemi ile yüzleşmesini engelledi belki ama, 2 sene sonunda alıcı bulması ve bu alıcı için yeterince rating sağlayamaması dizinin bir mini seri olarak pazarlanması taktiğini güçlendirdi. (Eğer aksi olsaydı, muhtemelen ikinci sezon da gelirdi. Televizyonlar düşük maliyetli dizileri, yani para akan musluğu asla kapatmazlar. Örnek: Smallville)
NBC / Universal keşke diziyi SyFy’da yayınlasaydı. O zaman rating’lerin daha kârlı ve dizinin seyirci kitlesinin daha doğru olabileceği ortadaydı. Muhtemelen SyFy için yeni sezon dizilerden uygun bir TimeSlot kalmadı; ya da NBC’nin bünyesinde barındırması gereken Drama / Action / Mystery açığı kısa yoldan Persons Unknown ile dolduruldu. Bilemiyorum. Sonuç olarak elimizde 13 bölümden oluşan bir sezon ve içimizde patlayan bir Level 2 gerçeği var.
Bundan sonrası feci Spoiler içerir!
Birbirini tanımayan 7 kişi; Janet Cooper (Daisy Betts), Joe Tucker (Jason Wiles), Moira Doherty (Tina Holmes), Sergeant Graham McNair (Chadwick Boseman), Tori Fairchild (Kate Lang Johnson), Bill Blackham (Sean O’Bryan), ve Charlie Morse (Alan Ruck) oraya nasıl getirildiklerini ve nerede olduklarını bilmedikleri bir otelde uyanıyorlar. Kaçırılma hikayesine tanık olduğumuz tek kişi, dizinin esas kızı Janet Cooper.

Janet, kendisini hamile bıraktıktan sonra terk eden ve çocuğunu bile görme zahmetine girmeyen kocasını bulmak için özel bir dedektif tutmuş. Kızı Megan’ı parka götürdüğü sırada kocası ile ilgili yaşadığı bir tartışma yüzünden Megan’ı gözden kaybediyor. Onu ararken kaçırılışına şahit oluyoruz.
Diğerlerinin (Joe Tucker, Moira Doherty, Sergeant Graham McNair, Tori Fairchild, Bill Blackham ve Charlie Morse) kaçırılma hikayeleri hakkında detaylı bilgiye ilerleyen bölümlerde ulaşıyoruz.
Karakterlerin ayrı ayrı odalarda, başlarına ne geldiğini bilmeden uyandıkları otel; gizli / aleni kameralar ile, bilinmeyen kişiler tarafından izleniyor. Sorularına cevap alabilecekleri biri ya da neden orada olduklarına, nasıl kurtulabileceklerine ya da neden kaçırıldıklarına dair herhangi bir ipucu bulabilecekleri hiçbirşey ortada yok.
Daha sonra; bu otel dışında, dünyanın hemen heryerinde rastladığımız kameralar sebebiyle anlıyoruz ki; bu küresel seviyede tezgahlanmış, güçlü bağlantılar ve hükümetler üstü bir organizasyon tarafından yürütülen bir program. İşin enteresan yanı, bu programın da yalnızca “The Program” olarak anılması. Bir adı, kesin bir tanımı, nasıl işlediğine dair detaylı bir bilgi yok.
Otel; 1950′lerin Amerika’sını andıran bir kasabanın içine kurulmuş. 1950′lerde bir Amerikan kasabasına yer alan her ne varsa, -insanlardan arındırılmış biçimde olsa bile- bu kasabada var. Şerifin ofisi, konserve gıda satan dükkan, terzi, banka bla bla. Temaya tüm bunlara ek olarak, soruların hiçbirine cevap vermeyen Çinli çalışanlar tarafından işletilen ve 7/24 hizmet veren bir Çin Restaurant’ı da eklenmiş. Karakterlerimiz burada istedikleri her türlü yemeği yaptırıp 7/24 yiyip, içebiliyorlar.
1950′lerin Amerika’sında ne var bilmiyorum fakat; dünyanın en tüyleri diken diken edici programlanmış mutluluğu, devlet müdahalesi ve özgür iradenin kısıtlanması ile ilgili korkular en fazla bu tema üzerinde işe yarıyor. Revolutionary Road’ta içimizi parçalayan o muhafazakar yapı, Fallout’un bu derece ürpertici olmasını sağlayan kasaba yapısı, haritalar ve müzikler… Hepsi 1950′lerin Amerika’sından feyz alıyor. Truman Doktrini ve Marshall planı ile somut biçimde şekillenen soğuk savaş döneminin tohumlarının atıldığı, sistematik propaganda, insanlıkla bağdaşmayan tıbbi ve askeri deneyler ve istihbarat kavramlarının insanlığa kazandırıldığı devrin başlangıcına işaret eden 1950′ler, gerçekten insanın tüylerini diken diken ediyor.

Tüm bölümleri ve karakterleri tek tek incelemem çok uzun sürer, üstelik haklarında söylenecek çok fazla şey var. Onun yerine ilgimi çeken, dikkatimi cezbeden noktalara parmak pasmayı daha uygun buluyorum.
Dizinin pilot bölümünü izledikten sonra gizli izleme / dinlemeler, kameralar ve kiralık katiller aracılığı ile yürütülen The Program’ın uzaylıların işi olabileceğine kanaat getirmiştim. Kasaba’nın sistematik ve rahatsız edici düzeydeki tematik yapısı, insan psikolojisini ve fiziksel sınırlarını zorlayan ortam ve deneyler, kullanılan yüksek teknoloji X-Files ruhumu kabarttığı için böyle düşünmüş olabilirim. Tabii sonra bunun The Fringe, Painkiller Jane ve zilyon tane dizi / filmde olduğu gibi bir “Evil Corporation” işi olduğu ortaya çıktı; The Mansfield Institue. İlk hayalkırıklığını da burada yaşadım. 50 yıldır süregelen The Program, ulaştığı hükümetler üstü seviyeye kime ne gibi sonuçlar sağlayarak gelmiş belli değildi. Üstelik programın 25 yıllık yöneticisi olan Elen karakteri, Tapu-Kadastro dairesinden fırlamış gibi görünmesinin yanı sıra, benim bile fark edebildiğim yanlış kararlar alıyordu.
Şöyle ki;
50 yıllık bir program sonucunda ulaşmak istediğiniz amaca en yakın kişinin avucunuza düştüğü bir deney ortamı düşünün. Bu deney ortamını Andy Greenfield’ın canlandırdığı “The Night Manager” skandalı ile hiç eder miydiniz? Haydi diyelim The Night Manager, deneyin yapısı gereği o şekilde olması gereken bir unsur. Peki Joe Tucker ile aynı dönemin ürünü olan ve ruh halinin stabil olmadığı 6. yaşındaki çocuklar tarafından dahi gözlemlenebilen Liam Ulrich’in Program’ın 2.ci direktörü olarak senaryoda işi ne? Peki diyelim Liam Ulrich daha önce hiçbir deneğin gösteremediği nadir bir başarı elde ederek o pozisyona geldi. Kendisini zaten sarpasarmış bir deney ortamının ortasına The Night Manager olarak göndermenin nasıl bir Epic Fail’e yol açacağı belli değil mi? İşte bu noktada hayalkırıklığıma çare olması için arka planda çalıştırdığım Sub-Routine programlarımdan birisi devreye girdi: Herşey böyle oldu, çünkü başka türlü olamazdı.
The Program’ın yapısı, beklenmeyen değişkenlere rağmen aynı sonuçları vermesi beklenen bir deney ortamı. Bu deneyin sonuçları herhangi bir şekilde beklenmeyen sonuçlar verirse; deneyin katılımcıları bir sonraki seviyeye geçiriliyor. Yani seviye 1′deki deneyin bozulması, 2. Seviyedeki deneyin gerçekleşebilmesi için gerekli bir unsur. Tabii 2.ci Seviye’ye geçebilmek için, ilk seviyenin sonucundaki ölüm panayırından sağ çıkmanız gerekli.
Deneklerimizin -ki neden 7 kişi olduklarının açıklaması bile Program’ın yapısı hakkında bir ipucu veriyor- bulunduğu kasabadan en az 26 tane daha olduğunu öğrendik. Bu kasabalarda farklı kombinasyonlardan oluşan insanlar; daha önce Program’a dahil edilip 1. seviyeyi geçememiş (veya o seviyede kalmak üzere görevlendirilmiş) insanlarla kaynaştırılarak sabit bir deney ortamında inceleniyor. Bu noktada kesin olmayan şey; bu deneylerin sonuçlarının nasıl bir öngörüye sebep olduğu ve analitik olarak hangi amaçlar doğrultusunda değerlendirildiği… The Program’ın amacı izleyicinin kafasında oturmadığı için yaşanan birçok şey, verilen bunca zahmet biraz havada kalıyor.
Bunun dışında tüm dünyayı saran bir ağın tek noktadan yönetilmesi, yıllardır beklenen deney ortamının boka sardığı görülmesine rağmen müdahalede yaşanan teknik aksaklıklar, senaryoya, olaya gizem katması amacıyla katıldığı belli olan gereksiz detaylar; (Öldürülmek yerine sağ ve ulaşılabilir biçimde bırakılan tanıklar; Angella Barragan, Tori’nin ölümü, Mark Renbe’nin sevgilisi / patronu Kat Damatto ile birlikte İtalyan mafyası’ndan yardım alarak Mansfield Enstitüsüne yaklaşma süreci, Liam Ulrich’in geriye kalan herkes gibi – Joe, Erica – Janet’a birdenbire aşık olması, Janet’ın annesinin The Program’la olan bağlantısı vs.) ve oyunculuklardaki sinir bozuculuk (özellikle Joe Tucker ve Elena karakteri) insanın kafasını kurcalıyor. Bu gibi eksikliklerden ötürü bir klasik olan The Prisoner, Mini Seri evreninin unutulmazı The Lost Room ya da kırılamayan bir döngünün içinde olup olmadığımızı sorgulayan eXistenZ gibi bir klasik olamayacak The Persons Unknown.
Dizinin sonunda tüm katılımcıların, kameraların görüntüleyemediği kör noktaları belirleyerek yaptıkları mükemmel kaçış planı ve kaçmayı başardıktan sonra 7 kişilik bir moron sürüsü gibi 90′la giden minibüse hareket halinde müdahale etmeleri tam bir tezat oluşturuyordu.
Joe dışındaki tüm katılımcılar tıpkı Kasaba’daki Otel gibi döşenen odalarından çıktıktan sonra, okyanusun bilinmeyenlerinde yol alan bir Tanker’in içinde, orijinal gece müdürü tarafından karşılanarak 2. seviyeye geçiş yaptıklarını öğreniyorlar. Bizim için de çok edici oluyor; üstelik hepsi neler yaşadıklarını da hatırlıyor. Joe ve Janet’ın eski kocası Mark Renbe; Tori Fairchild’ın Night Manager olarak görev yaptığı ikinci bir oteldeler. Mark Joe’yu, Joe da daha evvel neler yaşadıklarını hatırlıyor. Kat Damatto ve Tori’nin babası işbirlikçi büyükelçi Fairchild, Irak’taki işkence kamplarını hatırlatan bir yerde kafeslerin içine tıkılmışlar. Başlarına ne geleceği belli değil.
Buradan sonra Spoiler yok.
İşte böyle enteresan bir kurgu, açıkta kalan noktalar, düşen tempo ve vasat oyunculuklar yüzünden zarar gören yapısı ve tüm sıkıntılarına rağmen kendisini izleten bir dizi Persons Unknown.
Forumlarda “ama NBC bize söz vermiştiiiiiiiiiiiiiii, tüm sorular cevaplanacaktıııııııııııı” diye götünü yırtan ve diziye 1 yıldız / 0 puan veren bebeler göreceksiniz, takmayın. Sırf bu sebepten ötürü, “harcayacak boş vaktiniz varsa” 15 saatinizi daha sıkıcı bir aktiviteye ayırmayın derim. Çünkü bariz eksikleri olsa da, izlenmeye değmeyecek kadar kötü, berbat, skandal bir dizi değil. İzlenir.
Üstelik Jeff Rona’nın bestelemiş olduğu Score’u, Main Title’ı ve dizinin açılışı çok başarılı. Eğer plot’daki eksiklikleri, oyunculuklardaki vasatlıkları kafanızda tamamlamayı başarırsanız; popüler kültürün son hediyelerinden birini Inventory’nize katmış olursunuz. Ama belirtiyorum; yalnızca kaybedecek zamanı olanlar için…
Not: Battlestar Galactica’dan Dualla’yı (Kandyse McClure) Erika rolünde lezbiyen bir idam mahkumu olarak görmek dizinin en enteresan deneyimi… Bunun dışında daha önce de belirttiğim gibi Janet Cooper rolünü canlandıran Daisy Betts’in tavrı, tarzı ve konuşması aynı Lena Headey!
Zaten iki diziyi de izlediyseniz, ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Daisy Betts’i ayrıca Gümüş dizisinde Pınar karakterini canlandıran (o diziden hatırlıyorum çünkü, daha sonra başka bir yerde oynadıysa da bilemem) Ayça Varlıer’e benzetiyorum.
Halbuki biraz ayıp etmişim:
Ayça Varlıer; yedi yaşına kadar Ankara’da yaşadı. Daha sonra İstanbul’a geldi. Onaltı yaşında ABD’ye gitti. Liseyi ABD’de bitirdikten sonra müzikal tiyatro sınavlarına girdi ve The Hartt School of Music’i kazandı. Okulu bitirdikten sonra bir sene master sınavlarına çalıştı. Oyunculuk üzerine yüksek lisans yapmak istediği için yaz tatillerinde oyunculuk kurslarına katıldı ve dilini geliştirdi. Bu çalışmalarının sonucunda Harvard Üniversitesi’nin Moscow Art Theatre School ile birlikte açtığı yüksek lisans programına dahil oldu. 2 sene Boston’da, 5 ay da Moskova’da eğitim gördü.





